|
SON DAKİKA
Özel Haber: Tekstilkent Van'a Ne…
Bu Çile Ne Kadar Sürecek?
Öğrencilere Kayak Eğitimi
Van Depremi Raporunda İlginç Açıklamalar
Bu Bir Müştehir Karakaya Röportajıdır...Şair-Yazar Müştehir Karakaya, Hayal Bilgisi Dergisi yayın yönetmeni Cihat Albayrak’ın sorularını cevapladı...
Şair-Yazar Müştehir KARAKAYA Hayal Bilgisi Dergisi yayın yönetmeni Cihat ALBAYRAK’ın sorularını cevapladı... Edebiyat Sokaktaki İnsanın Ne İşine Yarar? Bu sorunuza nasıl cevap vereceğimi düşünürken Sıddık Akbayır’ın bir sözü geldi takıldı dimağıma: “Edebiyat karın doyurmaz, çay içirir” diye. Edebiyatı hayatın içinde görenler var, hayatın dışında görenler... Ama aslında edebiyat bize göre hayatın ta içindedir. Günlük konuşmadan tutun, alışverişe kadar, müzikten tutun yaptığınız işe kadar, kendinizi ifadeden tutun yaptığınız siyasete kadar... Yanlış anlaşılan şu; ‘edebiyat yapma, karnın açsa edebiyatla işin ne?’ Şöyle denklemi kurarsak, edebiyat yaşamın her alanında lazım... Sokaktaki adamın bakkala, “bir ekmek versene” demesi bile edebiyat; ki edebiyatın “edep”ten geldiğini biliyorsak, bu “bir ekmek versene” yerine “bir ekmek verir misin’e” dönüşür. Ev hanımının oğluna/kızına verdiği öğüt edebiyatsa, “gel vatandaş gel, batan geminin malları bunlar” diye çığıran sokak satıcısının nidası edebiyatsız olmayacaktır. O zaman edebiyat aslında bizim bilmediğimiz kadar hayatla, sokakla, beşeri münasebetle ilişkilendirilebilir. Gel gör ki, edebiyatçılar toplumun dışında, toplum edebiyatçıdan uzak ikilemi, edebiyatçı vatandaşın derdini anlamaktan uzak, vatandaş da edebiyatçının söyleminden uzak kaldıkça, “bana hikâye okuma” safsatası uzayıp gidecektir. Sokak insanı belki doğrudan edebiyatla/yazarla/şiirle ilgilenemiyor, tüketim aracı olarak göremiyor, para kazandırmadığını, edebiyatın eve ekmek götürmediğini biliyor, ama derdini anlatmak için gündelik yaşamında tüm saatlerine sinen bir üslup, kalite, duruş, insani muaşeretin edebiyatın içinde var olduğu bilinci kazanması gerekiyor. Edebiyatın bir görevi de bu olmalı. Hangi sanatta, zanaatta, meslekte, iş kolunda, boşlukta olursa olsun insanın etiğine müdahale eden bir kavram olduğu bilincine ulaşması/ulaşılması gerektiği üzerinde durursa, işte o zaman sokaktaki insan edebiyatın çok işine yaradığını görecektir... Uzun zamandır edebiyatın içinde olan biri olarak dergiciliğin, dergilerin dışında kalmış olmanız düşünülemez. Müştehir Karakaya’nın edebiyat dergileri ile imtihanını anlatın bize. Edebiyat Dergileri’ne dair, Müştehir Bey’in kişisel tarihinde nasıl anılar, ayrıntılar, dönüm noktaları vardır; bunları bizimle paylaşın lütfen. Uzun bir hikâye, ta İstanbul maceralarına girmem gerekiyor bunu cevaplayabilmem için. Dergilerde yayın yönetmenliği, yazı işleri müdürlüğü yaptım. Dergi kurdum yönettim, çıkardım. Yirmi beş yıldır dergilerle haşır neşirim. Ekol olan dergileri, mektep olan dergileri bilirim. Dergicilik yüzyıllık bir etkinliktir. Kitap, bin yıllık bir etkinlik... Gazete, bir günlük... ‘Dergi çıkarmak, bir eyleme kalkışmaktır,’ demişimdir çoğu kere. Bu edebiyat dergileri için de böyle, diğer piyasa dergileri için de böyle. Hatta reklâm dergileri de böyle. Hep şunu gördük şu ana değin, dergi bir misyonu üstlenir, bir çerçeve çizer kendine ve kendisine yakın olanı, kendisi gibi düşüneni, kendisi gibi yazanı bu çerçeveye oturtur. Ayrımcılık yapar yani. Taraf tutar. Senin gibi düşünmeyeni yok sayar, ürünü ne kadar kaliteli de olsa, ne kadar iyi bir şair/yazar da olsa kendinden olmayanı ötekileştirir. Ben yıllarca bununla hesaplaştım, bu öngörüyü yıkmak için çaba gösterdim. Benden olmayanı da bağrıma bastım. Yeri geldi yol gösterici oldum, yeri geldi yol öğrendim. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi var, tamam, kimse kimseye benzemez. Hele söz yazı yazmak, şiir söylemekse, herkes öznel, herkes özeldir. Ancak, o kadar çok gördük ki, “bize gelin biz olun, bizim gibi olun, bizden olun,” deniyor,’ sadece bize, sadece bizden olun’... Bu kesin çizgileri belki birileri çıkıp belirlemiyor, belki isteyerek yapmıyor, ama mektep olma yolunda dergicilik yapılıyor ya, ister istemez buna itiliyor şartlar böyle gerektiriyor. Çok şey var anlatılması gereken ancak kısaca dersek; kendi deliliğini tescil etmek isteyen, kendinden vererek hiç almak düşünmeyen, başkalarının ayaklarını omuzlarında taşımak isteyen bu yola heves duyar. Hep bir ekiple yola çıkılır, iki üç ay sonra hep yalnız kalınır edebiyat dergiciliğinde... Yazan çok olur, şöhret peşinde koşan çok olur, ama aidiyet meselesine gelince kimse yanaşmaz, o yükü yüklenmez. Ben hep yalnız kaldım, sizleri bilmiyorum, umarım sizler böyle değilsinizdir... İdeal bir edebiyat dergisi nasıl olmalıdır? Yukarıda anlattığım bazı kıstasların tam tersi olursa belki mükemmel bir edebiyat dergisine ulaşılabilir. Ama şu haliyle söylemek istersem ve dahi isim verirsem, ne Varlık, ne Hece, Ne Dergâh, ne Akatalpa, ne Beyaz Gemi, ne de derginiz Hayal Bilgisi ve diğerleri masum değildir ve mükemmel sayılmaz. Ha bir de şu var, mükemmel olmak için uğraşmaz zaten edebiyat dergileri, çünkü amatör bir ruhla çıkarlar, profesyonelliğe kaydıkça, ruhlarını da kaybederler... Vanlı (ya da en azından Van’da yaşayan) bir şair olarak, Van’daki edebiyat hayatını, ortamını, geçmişini, Van’da yayınlanmış olan dergileri, kitap okuma alışkanlıklarını, Van’da bir edebiyatçıyı besleyen değerleri, olayları, kişileri anlatır mısınız? 1995 yılında gelip Van’a yerleştim. Maksadım biraz kafamı dinlemek, Cağaloğlu’nun o dağdağasından uzaklaşmak, kavgalara ara vermek, isyan bayrağını biraz indirmek, küsmek, kendimi aramak adına, daha saymadığım birçok maddi manevi dertlerimden dolayı, Van gibi metropolün karşısında köy kalan şehre geldim. İçime gömüldüm, ama dostlar beni bırakmadılar, habire çektiler yine bu kuyuya, kafamı dinleyemedim. Üniversiteden hocalar, öğrenciler, yazanlar, çizenler, şarkı söyleyenler, türkü irat edenler, edebiyatı sevenler beni çaldılar. 95–2000 yılları arasında hızlı bir trend yaşadı Van’daki edebiyat çevresi, biraz benim kışkırtmamla, biraz onların heves ve gayretleriyle, çıkardığımız dergilerle, bu eğilim arttı. Sanırım zaten bu şehirde böyle bir potansiyel vardı, ben mağarama çekileyim derken kışkırttım sanırım. Van’ın kadim şairleri/yazarları/ozanları çoktur. Yerelde de kalsa bir potansiyeli her zaman vardır. Van hiç bir zaman edebiyattan, sanattan kopuk yaşamamıştır ancak, lokomotif görevi yapacak, vagonları birbirine bağlayıp götürecek bir güç gerekir. Kültür seviyesi oldukça yüksek bir şehir Van... Küçük, ama şehir... Kentleşmeye doğru kayan ama şehir olarak kalmak isteyen bir şehir. Birçok dergi, mevkute, broşür, sanatsal faaliyet gerçekleştirmiş geçmişinde. Hâlihazırda bir durgunluk var, özellikle 2005 yılından sonra bir suskunluk devresi başladı. Dağılmalar oldu, hocalar gitti, şairler, ozanlar terk edip başka diyarlara göçtüler. Düğün dernek çoğaldıkça kopmalar baş gösterdi. Eski samimiyeti bulamıyoruz, siz buna zamanın gaddar sileceklerini ekleyin, hızlı yaşamı, çaresizliği, yalnızlığı, anlaşılmazlığı, hatta ihtiyarlığı da ekleyin. Tabii ki güneş her gün aynı yerden doğmaz. Metropollerde olduğu gibi bu şehirde de birbirini anlamayan sanatçı grupları var, ayrı telden çalan tınılar var, görüş ayrılıkları var... Bunları bir potada eritmek zor olduğundan bölük pörçük kendilerini idame ettirme uğraşısı içindedirler ve yavaş yavaş yok olup gitme korkusu yaşamaktadırlar. Yoksa iklimiyle, coğrafyasıyla, kadim tarih ve kültürüyle, sevecen ve ılımlı insanlarıyla Van ender bulunan illerimizden… O kadar çok şey yazılacak bir renkliliğe sahiptir ki, yeter ki kıymetleri bilinsin, vefasızlık yapılmasın. Sıra gençlerde; silkinmeli ve bırakılan bu boşluk doldurulmalıdır. Bence sizin gibi arkadaşlara çok iş düşüyor artık. Bir şair olarak Müştehir Karakaya özgeçmişini hangi 3 cümle ile aktarmak ister? En zor cevapladığım sorulardan biridir bu. Gençliğini hiç yaşamamış, hastalıklarla boğuşmuş, akademik bir kariyer yapmamış, kendine has bir delilikle İstanbul’da at koşturmuş, ihanete uğramış, üç günlük dünyasında üç gün üst üste hiç karnı doymamış, aristokrat bir aileden gelen ama ne şehirli olabilmiş ne köylü kalabilmiş, ölümle yaşam arasında gel-gitleri olan, nirvanayı arayan, Kaf dağına doğru kanatsız yola çıkan bir meczup... Sizi çok etkileyen, çok başarılı bulduğunuz bir şair ve bir şiirini paylaşır mısınız? Bunların sayısı çoktur, sizin de sayfalarınıza sığmayacak kadar, bir örnek verelim o zaman, bizim Yunus’tan olsun: “Şu yüce dağlar başında / Salkım salkım olan bulut / Saçın çözüp benim için / Yaşın yaşın ağlar mısın?” ‘Edebiyatçı’, ya da ‘şair’ diye kime denir? Bu etiketleri taşıyabilmesi için bir kişinin, ne yapması ve ne yapmaması gerekir? Herkesin kıstasları, öngörüleri farklıdır. Bir kimseye bu edebiyatçıdır, şairdir, ya da değildir diyemiyoruz. İçindeki potansiyelin farkına varıp kendisi olmayı başarmış ya da kendisi olmak için çaba sarf eden kişi özgün, üzgün, kaliteli bir ruh peşinde koşan ve erdemleriyle, eksiklikleriyle, çabası ve bilgisiyle aşkın en yalın halini takınan ve insan olan, ürün verene edebiyatçı denir. İş şaire gelince, korkarım ki o kadar çok isim biliyoruz ki kendimiz dâhil, hiç birimiz şair olmayası... Hiç yazmadığı gibi şair olan, çok yazdığı halde şair olmayanlar... Şair aşkın bir şeydir, veli ve deli gibi... Şairin bir şey yapmasına gerek yok, ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini zaten ona söyleyen bir güç, bir kudret, bir ruh vardır kendisinde. Kendini iyi tartması gerek, içinde oluşmamışsa bu Çin ü Maçin’e gitse, Zümrüdü Anka’ya da binse olmayacaktır. Sormamış olsak da eklemek istedikleriniz vardır mutlaka... Beni tercih ettiğiniz ve kale aldığınız için minnettarım. Yararlı olabildimse kendimi mutlu addederim. Sorularınızın karşılığını verememişsem de beni affedin. Lisanım dağvâridir, estetik çıkmamış olabilir. Mümkünü zorlamadan, fazla da kafa karışıklığına girmek istemeden, felsefik, etimolojik baskılara maruz bırakmadan kısa kestim sözlerimi. Amacım zorlaştırmadan kolaylaştırmak, zoru size açımlamadan kolay yolunu söylemek. Biliyorum ki, erdem insanın içinde gizlidir, yazma kudreti de. Yoksa kimse kimseye bu sahayı öğretemez. Ancak kısa, pratik, keçi yolu gibi bir yol gösterebilir, -bu engebeli dağ doruklarında gezilen, uçurumların kenarından gidilen, derin okyanusların içinde boğulma tehlikesi olan, uyku ile uyanıklık arası bir periyotta, imanla küfür, ölümle yaşamın kıyısında med-cezirlerle sarsılan yol şaşırmış, yol bulmaya çalışan, Kaf Dağı neresi, Yusuf hangi kuyuya atıldı, Harut ve Marut hangi kuyuya sarkıtıldı, Zühre ne zaman yıldız oldu, öncülerimiz neden yamalı bohçalarını her gün yamalar, arafta kimler bekler, Azrail’in pazarlığı nedir onlarla- muhatap kalınan bu karmaşık alanda cesareti olan, bir sürü kendisinde oluşmuş güzelliği ellerinin tersiyle iterek göze alan, gecesini gündüzüne ulayarak, mutlulukların üstünü çizerek geçebilir. Yolunuz ve bahtınız açık olsun... Şahsınızda Hayal Bilgisi’nin tüm yazar/okurlarına selam ve saygılar gönderiyorum. {Samsun Şiir Günleri’nde Haydar Ergülen ve Mustafa Karaosmanoğlu ile Birlikte} MÜŞTEHİR KARAKAYA Gecenin İplerini Çektim {Gece Sağanakları} gecenin iplerini çektim artık barış taraftarı değilim savaş baltamı çıkardım topraktan depremleri yadırgamıyorum sınır istiyor yorgun ellerim yolum memleketlerden geçiyor ırgatlar yollarda güneşi içiyorlar kızılca şerbeti kesin bir yargı belirtmiyor gülüşleri gecenin iplerini çektim zehir içmek bir avuçtan yudum yudum benim savaşı istemem yüzümün mimiklerinden belli sen bir yarısı aynada boğulan kendinin uzağındasın diye kaderin bir parçasına çizilmiş en mahrem yanlarını tutuyorsun kimse gülmüyor artık yüzüne ben daha belalı bir savaşçıyım bakma benim güzel gülüşlerime aynadan okumuyorum tarihi iskender ve dahi tüm kördüğümler benim baltamın esiri gecenin iplerini çektim yadırgamıyorum tan vakitlerini Cihat Albayrak / Hayal Bilgisi Müştehir Karakaya'nın Yeni Kitabı "içinde eylül biriktiren kadın" kapağı ![]()
İLGİLİ HABERLER
İlgili Haberler
|
SIK KULLANILANLARA EKLE . |