|
SON DAKİKA
Sana Van'ı Anlatacağım...
Mehmet Emin Toktaş emintoktas@hotmail.com
SANA VAN’I ANLATACAĞIM…
Dinle sevgili ülkem…Sana Van'ı anlatacağım bugün. Sana sevmeyi, sana gurbetin yarasını, sana bir otobüs camından son kez bakılan viran bir şehrin bitmeyen yasını, sana anaların gözyaşını, babaların söylerken dişlerini kırarcasına sıktığı ve boğazına düğümlenip dile düşmez sitemini, gelinlerin damatların yarım kalan sevda türkülerini anlatacağım.
Bugün benim efkarım var, gamım var. Bugün posta katarları ağır aksak gidiyor bu diyardan. Bugün ana kuzusundan, ceylan yavrusundan ayrı düşüyor. Bugün esmer, kara yağız yiğit delikanlı yavuklusuna veda ediyor, sevdalar bitiyor, Ahmed-i Hani’nin türbesinde ağaçların yapraklarından gözyaşları damlıyor, badem ağaçları bahara küsmüş, Erek dimağını kurutuyor adamın, aklı çıkıyor bakınca, karlı tepesi her sabah tan yeri ağarınca şavkını gölün mavi sularında raks ettiriyor amma…
Amma ki, gören yok, bilen yok, duyan yok. Güneşin binbir türlü rengi dans ediyor ne gam! Ey fani hayata aldanmış biçare gönüller, yirmi üç saniye yetti bakın ne var ne yok hepsi viran oldu.
Dinle sevgili ülkem, sana ısınamayan bir çadırda anasının bağrına sokulmuş bir çocuğun titrek nefesinin çadırı aydınlatan ışık hüzmesinden nasıl sıyrıldığını ve hüzünlü bir ağıda dönüştüğünü anlatayım, karın lapa lapa yağdığı caddelerde yerde yuvarlanan çocuklar yok, neşeli sesler, martıların şen şakrak çığlıkları, baharı bekleyen nazlı kardelenler, onların bir tekini kaldırıp el emeği göz nuru çeyizinin arasına koyan gelinler yok, denize nazır içilen semaver çayında erimek bilmeyen şekerin çıkardığı ses de yok, canavar “nerdesin ey insanlık” diye bağırmış, dönüp bakan olmayınca terk etmiş bu diyarı, vira bismillah deyip Yaşar Kemal’in anlatmaya doyamadığı engin mavilikte süzülüp giden tekneler yok, Üstadın Davam deyip yaktığı sinesinde canını vermeye ramak kaldığı Kala-i Van’ın tepesinden bakıyor gözlerim. Yoksun işte, insanlar yok, mavilik yok, hayat yok, en çok da sen yoksun, ben yokum, hiçbirimiz yok şimdi.
Gelin, ey gurbeti vatan eyleyen güzel insanlar, gelin kaldırın yerden bu cansız bedeni, gelin can verin şu üşüyen toprağa, gelin, gelişiniz bayram olsun bizlere, gelin bağrımızı açalım sizlere, gelin, güneş yeniden doğsun Erek Dağı’ndan, kayısı ağaçları çiçek açsın, Şamranaltı’nda elmalar nar gibi kızarsın ve kıskandırsın cümle alemi Edremit Tepesinden gece vakti yanıp sönen ışıklar, Gevaş’ta bağlar bostanlar pıtırak gibi hasada dursun, Bahçesaray’a gidememek olsun tek tasamız.
Erciş özünü bulsun, sevdalar kavuşsun, yarım kalan türküler ozanımın sazında, aşığımın sesinde haykırsın kendisini, gelin gözleri rengârenk pişigimiz sahipsiz kalmasın, gelin tuzlu balıklar pişirip tandır başlarında manilere eşlik edelim, Erçek’in sinesinde salına salına baygın baygın edalı yürüyüşünü izleyelim flamingoların.
Şamran, Menua’nın yüreğinden Semiramis’in can evine dolu dizgin süzülsün, gergef gibi, binbir renkli acem halısı gibi nakış nakış, ilmek ilmek örsün misafirperverliğimiz, çalışmaktan nasır tutmuş çatlamış ellerimiz sıcacık bir “gardaş” deyivermekle yaren olsun bize gelene, sofralar kurulsun, düğünler yapılsın, halaylar çekilsin, yarınları hazırlamanın dilanına durmuşken yeni yetme gencecik sevda dolu yürekler, bir acemi anka kuşu garipliğiyle okyanuslarda zerrelere bölünüp, düşleri kabuslarla bölünen zavallı yetimler, öksüz kuşlar, yuvasız yavrular yersiz yurtsuz kalmasın, caddelerin sokakların dolsun taşsın insan seliyle, ölü toprağı kalksın üzerimizden, haralarda atların kişnemesi ovaların düzüne karışsın, sarp bir kayanın üzerinde bir Urartu askeri salsın mızrağını boşluğa, vurup can evinden makus talihi, bitirebilmek umuduyla şu zemheri günleri, Toprakkale’nin ihtişamı alsın aklımızı başımızdan, akşam vakti kan portakalı gibi kızıla boyansın güneşin aşığı denizin, balkonların, evlerin önü hercai menekşeler, hatmiler dolsun, analar halılarını silkelesin, yaylada kuzu kırpsın kara yağız bir koçer, keçi sütünden peynir tutsun bir teyze, akşam olmadan daha gitmesin evine kimse, genç yaşlı çoluk çocuk gezelim sokaklarda, kimse kimseye sıkıntı vermez, Koçero’nun kahvehanesinde demli bir çaydır yüreklere selamet veren, ve baygın rahiyasıdır yorgun bedeni ayağa kaldıran, sıcacık bir çöreğin yanında gelen sirmolu peynirin.
Gelin ey kardeşler, gelin ey yarenler. Gelin ey gözyaşlarını yüreklerine akıtıp gurbete giden yanık sinelerin sahipleri, gelin, gelişiniz müjde olsun bizlere, Vanlıyız diyelim, şanlıyız diyelim, sevgimizle can verelim şu güzel topraklara, nefesimizle ısıtalım şu donduran soğuğu, ışıl ışıl bakan gözlerimiz anlatsın nasıl insanlarız biz, nasıl da biliriz sevmeyi, nasıl da biliriz kadri kıymeti, nasıl kalkarız düştüğümüz yerden, nasıl doğruluruz “Bismillah” diyerekten, nasıl gösteririz can olduğumuzu, canan olduğumuzu, yar olduğumuzu, yaren olduğumuz, yitip gitmediğimizi, büyüyerek, çoğalarak, dalga dalga, dolu dolu, çatlamış dudaklarımız, yorgun ayaklarımız, nasırlı ellerimiz ab-ı hayata değmişçesine, dua dua haykırarak, bu şarkı, bu türkü, bu ses bitmez diyerek, burada bitmez diyerek. Gelin, gelin, gelin ey Van’ın anaları, babaları, gardaşları, canları, ciğerleri…
Mehmet Emin Toktaş
Yükleniyor...
Yorumlar yüklenirken lütfen bekleyiniz...
|
![]() |